ATATÜRK’ÜN KENDİ SÖZLERİYLE

CUMHURİYETÇİLİĞE BAKIŞI:

“Cumhuriyet’te son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet adına her türlü

kanunu o yapar. Hükümete güvenoyu verir veya düşürür. Millet egemenliğini, devlet

idaresine katılmasını, ancak, zamanında oyunu kullanmakla sağlar.

Türk Milleti’nin tabiat ve şiarına en mutabık olan idare; Cumhuriyet idaresidir.

Bütün cihan bilsin ki, benim için bir taraflılık vardır. Cumhuriyet taraftarlığı, fikir ve

içtimai inkılap taraftarlığı… Bu noktada yeni Türkiye camiasında bir ferdi, hariç tasavvur

etmek istemiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir. Biri milletin kararı, diğeri en acı ve zor

şartları içinde dünyanın takdirlerini hakkı ile kazanmaya layık olan ordumuzun kahramanlığı,

bu iki şeye güvenir.

Yolunda çalıştığımız büyük kutsal ideali halkın kalbinde bir fikir halinde bir his haline

getirmelisiniz. Demokrasinin ne olduğunu halka anlatmak, madde madde açıklamak lazımdır.

Cumhuriyeti ve onun gereklerini yüksek sesle anlatınız. Onlara Cumhuriyet prensiplerini

sevdiriniz. Bunu kalplere yerleştirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayınız.

Cumhuriyet yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet

fazilettir… Cumhuriyet idaresi, faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir.

Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk Milletini güvenli ve sağlam bir gelecek

yoluna koyduğu kadar, asıl fikirler de ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibarıyla, büsbütün yeni

bir hayatın müjdecisi olmuştur

Cumhuriyetin iç ve dış siyaseti; gelecekte bile onuru, kuvveti ve yönü ile ve Türk

Milleti’nin güçlerini onun refahı ve gelişmesi için yöneltmesi ve bir noktada birleştirmesi ve

toplaması ile seçkinleşecektir.

Cumhuriyetin iç siyaseti vatandaşın yaşayışını hiçbir etki, baskı ve sataşmanın tesirinde

bırakılmaksızın sağlamaktır.

Milletin uyanıklığına, milletin ilerlemesine, olgunluğuna ve yeteneğine güvenerek,

milletin azminden asla şüphe etmeyerek Cumhuriyetin bütün gereklerini yapacağız.

Milli azim ve bilincin kıymetli eseri olan değerli Cumhuriyetin bugünkü ve yarınki

neslin demir ellerinde her an yükselip sağlamlaşacağına güvenim tamdır.

Türkiye Cumhuriyeti; her manası ile, büyük Türk Milleti’nin öz ve aziz malıdır.

Kıymetli evlatlarının elinde daima yükselecektir, ebediyen payidar olacaktır.

Benim naçiz vücudum bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet

payidar kalacaktır.”

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİNE

GÖRE MİLLİYETÇİLİK İLKESİ

a- Milliyetçiliğin Anlamı ve Önemi

Milliyetçilik (Ulusçuluk); bireyde genetik, fiziksel, kültürel, toplumsal ve doğal

koşulların etkisi altında gelişen ve bir ulusun bireylerinde ortak olan duyguların, ülkülerin ve

değerlerin toplamıdır. Bu duygu ve değerler, her zaman için bireysel çıkarların üstünde

tutulur. Ulus için önemli ve kazançlı olan bir günde, ortak sevinç duyulur. Örneğin; ulusal

bayramlarda, çeşitli alanlarda (bilim, sanat spor vb.) kazanılan başarılarda ortak mutluluk dile

getirilir. Ya da tam tersine, ulusun genel çıkarlarına bir zarar gelmesi durumunda, aynı şekilde

ortak acı paylaşılır. Bu gibi olaylarda toplumun bireyleri dayanışma içine girerler. Örneğin;

büyük bir sel felaketi, deprem ve yangın, savaşlardaki yenilgiler, ya da herhangi bir konudaki

başarısızlık, ulus açısından önemli birinin kaybedilmesi gibi durumlarda ortak üzüntü

paylaşılır.

Milliyetçilik duygusu, insanlık tarihi kadar eski olmasına karşın, Fransız İhtilali’nden

sonra önüne geçilmez bir durum almıştır. Her ulusun kendi ulusal devletlerini kurma isteği,

çok uluslu imparatorlukların dağılmasına neden olmuştur. Osmanlı Devleti de çok uluslu bir

yapıya sahipti. Bu nedenle, onun dağılması da kaçınılmazdı. Genç Osmanlı aydınlarının bu

dağılmayı görerek, ortaya attıkları vatan ve siyasal birlik kavramına dayanan “Osmanlıcılık”

başarılı olamamıştır. Din birliğini öngören “İslamcılık” düşüncesi de aynı sonla karşı karşıya

kalmıştır. İçinde ırk öğesinin yer aldığı “Turancılık” düşüncesinin de, İttihat ve Terakki

Partisinin başarısızlığı ile etkisiz duruma gelmesi, Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı yıllarında daha

birleştirici öğeleri olan çağdaş ve yeni bir ulusçuluk anlayışı ile ortaya çıkmasına neden

olmuştur.

b-Atatürkçü Düşünce Sisteminde Milliyetçilik Kavramı

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, din ve ırk birliğine dayanmaz. Atatürk, milliyetçilik

anlayışını, çağdaş bilim adamlarının da kabul ettiği temel ilkeler çerçevesinde belirlemiştir.

Bu ilkeler; coğrafi ve siyasal birlik, kültür, tarih birliği ve ülkü birliği olarak

başlıklandırılabilir. Daha açık bir anlatımla; aynı vatanı paylaşan, aynı siyasal yönetim altında

yaşayan, aralarında tarihin derinliklerinden gelen birliktelik olan ve bu ortaklıklarını

sürdürmek isteyen insanların oluşturduğu toplum, ulus olmaya hak kazanmış demektir. Bu

nedenledir ki Atatürk, Türk Ulus’unun oluşumunda etkili olan öğeleri şöyle sıralamaktadır;

* Siyasal varlıkta birlik

• Dil birliği

• Yurt birliği

• Köken birliği

• Tarihsel yakınlık

• Ahlaki olarak yakınlık

Bir milletin oluşumunda, bu öğelerin tamamının bulunması zorunluluğu yoktur. Ancak

Türk Milletinin oluşumunda bu öğelerin bir bütün olarak varlığı, ulusun bireyleri arasında,

daha zengin ve güçlü bir bağ kurulmasında çok etkili olmuştur.

Bir milletin tarihinde geçirdiği büyük felaket ve acılar, o ulus içinde yer alan farklı etnik

grupların birbirleriyle kaynaşmasını sağlar. Bu süreç, ulusun oluşumunda çok etkili olur. Türk

Tarihi’nde yaşanan Milli Kurtuluş Savaşı da bunun en somut örneğidir. Bu yüzdendir ki;

Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir.” Şeklinde bir tanım

yapmıştır. Atatürk, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü söylerken de, bu noktayı göz önünde

bulundurmuş ve tek bir etnik grubu ifade etmediğini açıklamak istemiştir. Eğer Atatürk bu

sözünde etnik bir amaç gütseydi, “Ne mutlu Türk olana” şeklinde bir yaklaşımda bulunması

gerekirdi. Bugünkü topraklar üzerinde yaşayan ve Türk Milleti olarak adlandırılan insanların,

en az bin yıllık bir geçmişe dayanan zengin bir kültür, tarih, vatan, siyasal birlikteliği vardır.

Günümüzün en güçlü devleti olan Amerika Birleşik Devletleri’nin bile, iki yüz yirmi

yıllık bir tarihe sahip olduğu göz önüne alınırsa, bu ortaklığın önemi daha iyi anlaşılır.

Atatürk, ulusun başka bir tanımını yaparken de; “Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine

bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir bütündür.” Diyerek, millet için genel bir

tanım yapmıştır. Bir ulusun oluşumunda “Kültür Birliğine” Atatürk son derece önem

vermiştir. Bu durumu da tanımında ifade etmiştir; “Aynı kültürden olan insanlardan oluşan

topluma millet denir.”

Türkiye Cumhuriyeti için 1924’te yapılan Anayasa’da, hiçbir biçimde din, mezhep ve

ırk ayrımı gözetilmemiş; “Türkiye halkına din ve ırk ayrımı olmaksızın Türk denir” şeklinde

bir yaklaşım içinde bulunulmuştur. Atatürk Milliyetçiliğinin başka ulusların da mutluluğunu

düşünen, insancıl, çağdaş, barışçı, saldırganlığı, ırkçılığı ve sınıf kavgalarını reddeden

niteliklere sahiptir. Bu anlayış, Türk Milletinin kendi değerlerini korurken dünya milletler

ailesinin de bir ferdi olmasına da katkıda bulunan yaklaşım olmuştur.

Atatürk’ün milliyetçiliği, bu açıdan çağdaşlaştırma amacının da bir parçası, destekçisi

olmaktadır. Çünkü çağdaşlaşma bağımsızlığını kazanan ulusların başlatıp geliştirdiği bir

süreçtir. Milliyetçilik (ulusçuluk) akımını ilk amacı sömürge durumuna düşen milletlerin

bağımsızlığını kazandırmak, ülkelerinin bağımsız olmasını sağlamaktır. Atatürkçülüğün

milliyetçilik anlayışı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını korumayı ve aynı zamanda Türk

toplumunu çağdaşlaştırmayı amaç edinmiştir.

c Milli Birliğin Önemi

Bir ulusun oluşumunda kültür ve tarih birliğinin ne denli önemi varsa, o ulusun güçlü

bir şekilde, sonsuza kadar yaşayabilmesi için de ülkü birliğinin önemi vardır. Kuşkusuz bir

ulusu meydana getiren bireylerin sosyal ve ekonomik konumları aynı değildir. Kimisi zengin,

kimi orta güçte ve önemli bir bölümü de yoksul olabilir. Bu insanların eğitim düzeyleri,

yaşayış biçimleri ve sosyal konumları da farklı olacaktır. Böyle bir durumda, bu insanları bir

ortak temel etrafında birleştiren değerler olmalıdır.

Bu bireylerin üzerinde yaşadıkları toprak, yani vatan, bağlı bulundukları kültürel

değerler, siyasi kurumlar olan devlet, ulusun ifadesi olan bayrak ve ulusal marş gibi değerler,

bu ortak değerler arasında sayılabilir. Ayrıca bireylerin atalarının ya da bizzat kendilerinin

ortaklaşa yaşadıkları felaket ve acılar, mutluluklar da bu ortak değerlerden sayılır. Bu ve

benzeri ortak yanların yanı sıra, daha sonraki zamanlarda yaşanması olası bulunan olaylara

karşı hazırlıklı olma düşüncesi, kendi ulusunu güçlü ve çağdaş uluslar düzeyinde görme

amacı da, bir ulusun genel ülküsünü oluşturur. Hedefsiz bir millet, pusulası olmayan bir

gemiden başka bir şey değildir. Bu nedenle, genç kuşaklara verilen eğitim programlarında

buna özen gösterilmelidir. Milli birlik ve beraberliğe sahip olan uluslar, her türlü güçlüğü

yenmesini bilmişlerdir. Bunun en güzel örneğini Kurtuluş Savaşı sırasında Türkler

vermişlerdir.

Dünyanın en güçlü orduları tarafından işgal edilmiş, ordusuz ve yönetimsiz bırakılmış

yoksul bir ulus, bu zorluklara karşı koyarak hem içerideki işbirlikçilerle savaşmış, hem de

emperyalistleri ağır bir bozguna uğratmıştır. Atatürk’ün deyimiyle; “Türk Ulusu, ulusal birlik

ve beraberlik içinde bütün güçlükleri yenmesini bilmiştir.” Milli birlik ve beraberlik içinde

bulunmayan ulusların çözülmesi, devletlerin yıkılması çok kolaydır.

Bu nedenle günümüzde, sömürücü devletler, ekonomik ve siyasi bakımdan ele geçirmek

istedikleri ülkelerin, içerden çözülmesini, dağılıp yıkılmasını sağlamayı amaçlamışlardır. Bu

yöntem, bireylere değişik biçimlerde ve onların en duyarlı oldukları konular haline getirilerek

sunulmaktadır. Bu durum fark edildiği zaman ise, ya çok geç kalınmış olmakta, ya da devlet,

maddi ve manevi bakımdan ağır kayıplara uğramaktadır. Kürt sorunu veya Güney Doğu

sorunu olarak topluma sunulan sorun bunun en güzel örneği olup, Türkiye’nin maddi ve

manevi bakımdan büyük kayıplara uğramasına yol açmıştır.

Atatürk, bu konulara ilişkin çok anlamlı ifadeler kullanarak; ”Bugünkü Türk Ulusu

siyasi ve toplumsal yapısı içinde kendilerine Kürtlük düşüncesi, Çerkezlik düşüncesi ve hatta

Lâzlık düşüncesi veya Boşnaklık düşüncesi propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve

ulusdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin zorba dönemlerinin devirleri, ürünleri olan bu yanlış

adlandırmalar, birkaç düşman aracı, gerici beyinsizinden başka hiçbir millet bireyi üzerinde

üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü bu ulusun bireyleri de bütün Türk topluluğu

gibi, aynı ortak maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar. Bugün içimizde bulunan

Hıristiyan, Musevî vatandaşlar, mukadderat ve talihlerini Türk Milletine vicdanî arzularla

bağladıktan sonra kendilerine yan gözle bakılmak, medeni Türk Milletinin asil ahlakından

beklenebilir mi? ” bu girişimlerin millet anlayışına çok zarar vereceği konusunda tarihsel

anlamı olan mesajlar vermiştir. Yine Türkiye’de hangi bölgede veya hangi etnik kökenli

olursa olsun bütün vatandaşların aynı milletin unsurları olduğunun herkes tarafından

kabullenilmesini gerektiğini şu sözleriyle açıklamıştır; “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu,

Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin

damarlarıdır.” Atatürk’e göre; bir ulus, başka uluslardan saygı görebilmek için, önce kendi

ulusuna karşı saygılı olmak zorundadır. Atatürk’ün bu konudaki şu sözlerinin unutulmaması

yerinde olur; “Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, öncelikle bizim kendi benliğimize

ve milliyetimize bu saygıyı, hissen, fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim;

bilelim ki ulusal benliğini bulamayan uluslar, başka ulusların avıdır.”

d Milliyetçilik İlkesinin Önemi ve Sonuçları

Türk Milliyetçiliği ile daha önceki yüzyıllarda yaşanan din, mezhep ve ırk

ayrımlarından kaynaklanan savaşlara son verilmiştir. Türk Milliyetçiliği ile en sağlam

birliktelik olan siyasal, kültürel ve ülkü birliğine dayanan önemli bir birlikteliğin temeli

atılmıştır. Türk Milliyetçiliği, barışçı bir hedefi öngördüğünden saldırgan ve yayılmacı

amaçları reddetmiş, daha gerçekçi bir politikaya dayandırılmıştır. Bundan dolayı

milliyetçiliğin getirdiği siyasi, sosyal ve hukuksal eşitlik, Türk toplumunu oluşturan bireylere

güven kazandırmış, kendi kimlikleri ile her alanda atılım yapmaları ve gelişme hamleleri için

heyecan, cesaret ve özgüven sağlamıştır. Bu ilkenin en önemli uygulamaları olarak yeni

devletin isminin Türk tarihinde Göktürklerden sonra ikinci kez Türk adını kullanılması, Türk

kültürünün gelişmesi dil, tarih ve kültürün unsurlarına ait kurumların oluşturulması ve

çalışmaların başlatılmasıdır. Bundan dolayı Milli Devlet Atatürk Milliyetçiliğinin de bir

sembolü olmuştur. Yeni nesillerin yetişmesi aşamasında, eğitim ve öğretimin bütün

kademelerinde dil ve tarih derslerinin okutulması yine bu ilkenin bir uygulamasıdır. Ayrıca

Türkiye Cumhuriyetini yüksek idealine ulaşmasında ülkeyi yöneten ve geleceğe ait planların

uygulamasında söz sahibi olacak kişi, kurum ve siyasi oluşumlara kendi milletine

güvenmesini de sağlayan bir dinamizmdir. Mustafa Kemal Atatürk kendi yaşamında milletine

güvenen bir liderin neleri başarabileceğini ispat etmiştir. Dün olduğu gibi bugünde

milliyetçilik ulusların tarihsel kimliklerini destekleyen ve birada yaşama iradesini güçlendiren

en önemli ideolojik akımlardan ve uygulama alanı en etkin olan düşünsel hareketlerin başında

gelmektedir. Son dönemlerde küreselleşme olgusu yapay olarak güçlendirilmeye ve özellikle

büyük güçler tarafından geliştirilmeye çalışılsa da yakın gelecekte de milliyetçilik hareketleri

ve düşünce yapısı toplumların en önemli çıkış noktaları olacağı gerçeğini değiştiremeyecektir

ATATÜRK’ÜN KENDİ SÖZLERİYLE

HALKÇILIĞA BAKIŞI:

“Biz, memleket halkı, kişi ve çeşitli sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını aynı

kıymet ve nitelikte görürüz. Hepsinin menfaattarının aynı derecede ve aynı eşitlik duygusu ile

karşılaşmasına çalışmak isteriz. Bu şeklin, milletin genel refahı, devletin bünyesinin

sağlamlaştırılması için daha uygun olduğu kanatındayız.

Bizim düşüncemizde çiftçi. Çoban, amele, tüccar, sanatkâr, asker, doktor, kısacası

herhangi bir sosyal müessesede çalışan bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir.”

Devlete, bu anlayış ile azami yardımcı olmak ve milletin güvencini ve iradesini yerinde

sarf edebilmek, bize, bizim anladığımız anlamda halk hükümeti idaresi ile mümkün olur.

Bugünkü varlığımızın temel niteliği milletin genel eğilimini ispat etmiştir, o da

halkçılıktır ve halk hükümetidir.

Bizim görüşümüz ki halkçılıktır, kudretin, egemenliğin, idarenin doğrudan doğruya

halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti bir halk hükümetidir. Memleket menfaatlerine

ait konularda, milletin fertleri ile hükümet arasında vazife yönüyle ortaklık vardır.

Bizim hükümet şeklimiz tem bir demokrat hükümettir. Ve lisanımızda bu hükümet, halk

hükümeti olarak ifade edilir.

Siz milliyetçi topluluk; halk ile konuştuğumuz vakit yüksek sesle söylemeyi

unutmayınız; yüksek ses, imanın ifadesi olduğu vakit etki yapmaktan uzak kalmaz. Yolunda

çalıştığımız büyük ideali halkın kalbinde bir fikir halinden bir aksiyon haline geçirmelisiniz.

Demokrasinin ne demek olduğunu halka anlatmak özellikle sizin vazifenizdir. Halkçılığın ne

olduğunu, esaslarının neden ibaret bulunduğunu, halkçıların halka karşı ne gibi vazifeler

deruhte etmek mecburiyetinde kalacaklarını madde madde izah etmek lazımdır.

Bizim halkımız çıkarları birbirinden farklı sınıf halinde değil; aksine varlıkları ve

çalışmaların sonuçları birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir.

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil ve fakat kişisel ve

sosyal hayat için iş bölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek

prensiplerimizdendir.”

ATATÜRK’ÜN KENDİ SÖZLERİYLE

DEVLETÇİLİĞE BAKIŞ:

“Fertlerin özel teşebbüslerini ve ferdi çalışmalarını temel tutmak; fakat bu büyük bir

milletin ve geniş bir ülkenin bütün ihtiyaçlarını ve şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak

ülke ekonomisini devletin eline almak gereklidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk yurdunda yüzyıllardan beri ferdi ve özel

teşebbüslere yapılmamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa bir

zamanda yapmayı başardı. Bizim izlediğimiz bu yol, görüldüğü gibi, liberalizmden başka bir

sistemdir.

Cumhuriyetimiz henüz çok gençtir. Maziden kendisine miras kalan bütün hayati işler,

zamanın mecburiyetlerini tatmin edecek derecede değildir. Siyasi ve fikri hayatta olduğu gibi

iktisadi işlerde de, fertlerin teşebbüslerin neticesini beklemek doğru olamaz. Mühim ve büyük

işleri, ancak milletin toplam servetine ve devletin bütün teşkilat ve kuvvetine dayanarak, milli

egemenliğin uygulanmasını ve yürütülmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin mümkün

olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih olunmalıdır. Diğer bazı devletlerin ikinci derecede

görebileceği ve fertlerin teşebbüslerine bırakılmasında beis olmayan işlerden birçoğu bizim

için hayatidir ve birinci derecede mühim devlet vazifeleri arasında sayılmalıdır. Türkiye

Cumhuriyetini idare edenlerin, demokrasi esasından ayrılmamakla beraber devletçilik

prensibine uygun yürümelerine bugün içinde bulunduğumuz hallere, şartlara ve

mecburiyetlere uygundur.

Memlekette her çeşit üretimin artması için, ferdi teşebbüsün devletçe elzem olduğunu

önemle kaydettikten sonra, beyan etmeliyiz ki, devlet ve fert birbirine karşı değil, birbirinin

tamamlayıcısıdır… Bizim takibini uygun gördüğümüz (mutedil) devletçilik prensibi, bütün

üretim ve dağıtım araçlarını fertlerden alarak millet büsbütün başka esaslar dâhilinde tanzim

etmek gayesini takip eden ve hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyete meydan

bırakmayan sosyalizm prensibine dayanarak kolektivizm, kominizim gibi bir sistem değildir.

Hülasa bizim, takip ettiğimiz devletçilik, ferdi çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber,

mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi bayındırlığa eriştirmek

için milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi sahada

devleti fiilen ilgili kılmaktadır.

Ferdin şahsi faaliyeti ekonomik gelişmenin esas kaynağı olarak kullanılmalıdır.

Fertlerin gelişmesine engel olmamak, onların her yönde olduğu gibi, özellikle ekonomik

alandaki hürriyet ve teşebbüsleri önünde, devletin kendi faaliyeti ile bir engel meydana

getirmemek, demokrasi prensibinin mühim esasıdır…”

ATATÜRK’ÜN KENDİ SÖZLERİYLE

LÂİKLİĞE BAKIŞ;

“Türkiye Cumhuriyeti’nde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belli bir dinin

merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatıyla ibadetler, güvenlik ve genel

adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi

durumlara Türkiye Cumhuriyeti asla katılamaz.

Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanın emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı

gösteririz. Düşünüş ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet

işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz.

Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların

vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.

Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir

din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlanabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti

olarak kullanılamaz.

Lâiklik, asla bir dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele

kapısını açtığı gibi, gerçek dindarlığın gelişmesini temin etmiştir. Lâikliği dinsizlikle

karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmış

kimselerdir.

Ulu Tanrı, Kuranı Kerimde kendisine emirlik, saltanat ve taç vermiş değildir.

Hükümdarlık vermiş değildir. H. Muhammed’i peygamberlik vazifesi ile göndermiştir.

Cenabı peygamber, devletlere gönderdiği peygamberlik mektuplarında buyurmuşlardır ki;

“Allah birdir ve ben onun tarafından size gerçeği anlatmakla vazifeliyim. Hak dini,

İslam dinidir. Ve bunu kabul ediniz.” Ve fakat ilave etmiştir: Ben size hak dinini kabul

ettirmekle zannetmeyiniz ki, sizin milletinize, sizin hükümetinize el koymuş olacağım. Siz,

hangi hükümet şeklinde, hangi durumda bulunuyorsanız, o, yine aynı kalacaktır.

Bizim dinimiz için herkesin dinde bir değer ölçüsü vardır. Bu değer ölçüsüyle herhangi

bir şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla,

mantığa, toplum çıkarına uygundur; biliniz ki, o, bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve

mantığa, milletin çıkarına, İslam’ın çıkarına uygunsa, kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer

bizim dinimiz akıl ve mantıkla uyuşan bir din olmasaydı en mükemmel din olmazdı, en son

din olmazdı.

Milletimiz, din ve dil gibi iki kuvvetli fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet,

milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.”

LAİKLİK NİÇİN YAŞAMSALDIR?

Türkiye; her zaman olduğu gibi, yine bir laiklik tartışması ile tartışıyor. Bunun birkaç

nedeni var elbette.

İlki ve yapısal olanı, iktidarın izlediği politikalarla ilgili.

İkincisi ve güncel olanı, Diyanet İşleri Başkanı’nın devlet yönetiminde, devlet

protokolünde, güncel siyasette artan ağırlığı ve tepki çeken açıklamalarıyla ilgili.

Üçüncüsü dini vakıfların, tarikat ve cemaatlerin siyasette, ekonomide, bürokraside,

eğitimde, sağlıkta, toplumsal yaşamda artan nüfuzuyla ilgili.

Dördüncüsü ise Afganistan’da Taliban’ın iktidarı ve uygulamalarıyla ilgili. Her dört

gelişme de, laikliğin ne denli önemli, ne kadar yaşamsal olduğunu bir kez daha

anımsattığından, konuyu enine boyuna tartışmakta yarar var.

Malum, laiklik; siyasi, hukuki, tarihi, dini, toplumsal, kültürel yönleri olan bir kavram.

En kısa, en yalın, en sade tanımıyla, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması anlamına

geliyor. Egemenlikle de yakından ilgili. Yönetenlerin, yönetme yetkisini tanrısal olmayan bir

kaynaktan, yani milletten alması olarak da tanımlanıyor. Bu yönüyle, demokrasinin olmazsa

olmazı. Laik olmayan bir devletin, demokratik olması mümkün değil.

Laiklik; ulusal egemenliğin, milli birliğin, yurttaşlık bağının, kimlik siyasetini aşmanın,

özgür düşüncenin, hukuk devletinin, kadın erkek eşitliğinin, aklın ve bilimin esas

alınmasının, çağdaş eğitimin, aydınlanmanın, inanç ve ibadet hürriyetinin temeli. Tüm bunlar

yalnız ve ancak, laiklikle mümkün. Çünkü laiklik sayesinde, siyaset dine, din de siyasete

karışmayacaklarının güvencesini veriyorlar. Din bireyselleşiyor. Vicdanlardaki yerini alıyor.

Dinin, mezhebin, dinsel bağ ve kimliklerin, dini inanç ve yorumların; siyasette menfaat,

toplumda kutuplaşma, bürokraside ayrıcalık, hukukta üstünlük, eğitimde farklılık, ticarette

avantaj aracı olmasının önüne, laiklik sayesinde geçilebiliyor.

LAİKLİĞİN ÜLKEMİZDEKİ GELİŞİMİ:

Osmanlı Devleti, her ne kadar bir din ve tarım imparatorluğu olsa da, başlangıcından

itibaren şeriat hukukunu hiçbir zaman tümüyle uygulamamıştı. Siyasal yönelimi de toplumsal

yapısı da din anlayışı da buna uygun değildi zaten. Hele de gerileme ve çöküş dönemlerinde

şeriata aykırı yasalara, uygulamalara imza atmak zorunda kalmıştı. Bunda Avrupa’yla gelişen

ilişkilerin, Avrupa devletleri karşısında alınan yenilgilerin de payı büyüktü kuşkusuz.

Dahası, hayatın pratiği içinde de, örneğin ticaret, şirketler, bankacılık gibi alanlarda da

şeriat hukuku yetersiz kalıyordu. 1789 Fransız Devrimi’yle birlikte İnsan ve Yurttaş Hakları

Bildirisi gündeme gelince, Osmanlı Devleti’nde iş daha da çatallaştı. Çünkü Osmanlı

topraklarında yaşayan milyonlarca Hristiyan vardı. İlerleyen süreçte Tanzimat Fermanı

(1839) ve Islahat Fermanı (1856), Osmanlı Devleti’nin ve toplum yapısının, dünyevileşmesini

daha da hızlandırdı. Bu adımları, Birinci Meşrutiyet (1876) ve İkinci Meşrutiyet (1908) izledi.

Şurası kesin; Osmanlı bir ümmet toplumu olsa da, Arap toplumlarından farklıydı.

Devlet, tam anlamıyla bir şeriat devleti değildi. Anadolu ve Rumeli’deki İslam anlayışı,

Araplarınkiyle örtüşmüyordu. Osmanlı’nın; Balkanlarda, Rumeli’ de gelişen bir devlet

olması; Avrupa’yla olan coğrafi yakınlığı ve siyasal, askeri rekabeti; tebaası arasında

Müslüman olmayanların, Yunan, Bulgar, Sırp, Hristiyan Arnavutların bulunması da bu

durumu etkiliyordu. Toplumsal anlamda karşılıklı etkileşim güçlüydü. Devlet de bunu

gözetiyor, daha dikkatli davranıyordu.

Osmanlı; Batı tipi eğitim kurumlarıyla, askeri eğitimle, tıp ve mühendislik eğitimiyle

tanıştıkça, toplumda laik düşünceye yönelik güçlü bir temel de oluştu. Jön Türklerin ve

İttihatçı kadroların da laik bir devlet ve toplum yapısına yönelik güçlü bir isteği vardı.

TÜRKİYE’Yİ LAİKLEŞTİREN YASALAR:

Kurtuluş Savaşı’nın silahlı evresinin bitmesinden hemen sonra, 1 Kasım 1922’de

saltanat kaldırıldı. 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilanından 4 ay sonra, 3 Mart

1924’te, 3 Devrim Yasası kabul edildi.

Hilafet kaldırıldı. Tevhidi Tedrisat Kanunu kabul edildi. Şeriye ve Evkaf Vekâleti

kaldırıldı. Yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Erkânı

Harbiye Vekâleti kaldırıldı. Yerine Genelkurmay Başkanlığı kuruldu.

3 Mart 1924 tarihli 3 Devrim Yasası’yla Türkiye laikleşme, aydınlanma, çağdaşlaşma,

uluslaşma yolunda büyük bir atılım yaptı. 1926 tarihli Medeni Kanun, bu yöndeki adımları

daha da pekiştirdi. Türk Devrimi’nin en seçkin ve yiğit öncülerinden olan Mahmut Esat

Bozkurt’un yazdığı ve adeta bir inkılap beyannamesi niteliğinde olan dibacesi, Medeni

Kanun’unun ruhunu ve hedefini ortaya koyuyordu.

Birkaç yıl sonra, 1928’de yapılan anayasa değişikliğiyle anayasadan “Türkiye

Devleti’nin dini, dini İslam’dır” ibaresi çıkarıldı. Değişiklik önerisini, İsmet İnönü ve 120

arkadaşı verdi.

1937’DE, LAİKLİK İLKESİ ANAYASAYA GİRDİ.

Laiklik ve antiemperyalizm:

Hem dünya tarihi hem de yaşadığımız yüzyıl, feodalizm artığı kimlikler, ortaçağ

kalıntısı aidiyetler, etnik ve mezhepsel mensubiyetler üzerinden parçalanan devletlerin

dramını bizlere defalarca gösterdi. Alt kimlikler üzerinden birbiriyle boğuşan, ABD ve

Avrupa emperyalizminin av sahası, açık pazarı olan İslam ülkelerinin durumu ortada.

Emperyalizmin; çökertmeyi, işgal etmeyi, yağmalamayı, sömürmeyi hedeflediği ülkelerde,

etnik, dinsel, mezhepsel kimlikleri nasıl kullandığını, kaşıdığını, kışkırttığını görüyoruz. Bu

nedenle laiklik; sadece iç barışın, toplumsal huzurun, ulusal bütünlüğün güvencesi olarak

değil, aynı zamanda sağlıklı bir dış politikanın, başka ülkelerle iyi geçinmenin temel

unsurlarından biri olarak da önemli.

Laikliğin, milliyetçilik için, ulus devlet için, ulusal bilinç ve birlik için, hukuk devleti

için, kadınerkek eşitliği için, çağdaş bir eğitim için, özgür bilim için, düşünce ve ifade

hürriyeti için, toplumsal barış için, insan hakları için yaşamsal olduğunu, sadece kitaplar

değil, yaşadıklarımız da öğretti bize. Aydınlanmanın, Fransız Devrimi’nin kazanımlarına sırt

çevirmenin, bunları yok saymanın, hiçbir toplumu, hiçbir devleti daha zengin, daha güçlü,

daha huzurlu, daha müreffeh, daha kalkınmış yapmadığı görüldü. Hem de İslam ülkelerinde

çok acı deneylerle, iç savaşlarla, İslam devletleri arasındaki çatışmalarla, harplerle görüldü

bu durum.

Bu bağlamda laiklik; emperyalizme karşı mücadelenin temel şartı, emperyalizmin

tuzaklarına düşmemenin güvencesi. Yurttaş bilincinin, ulus bilincinin, sınıf bilincinin zemini.

Uygar bir yaşam, güçlü bir ulus, huzurlu bir toplum için olduğu kadar, tam bağımsızlık ve

sınıf mücadelesi için de yaşamsal olmazsa olmamız olmalı.

TEP burada şunu da Türk halkına sormak zorundadır. Daha önce kimliklerimizden dini

bölümünde “İslam” yazılı bir sözcük vardı. Peki soralım birilerine neden İslam sözcüğünden

rahatsızlık duydunuz; ya da size ne zararı vardı ki kaldırdınız. Bunu sık sık sormak TEP’ nin

doğal hakkıdır. İslam sözcüğünün hangi gerekçeyle kimliklerimizden çıkardınız. İktidar

olduğumuz da İslam sözcüğünü kimliğimizin başına yerleştirirken birileri gibi para

almayacağız. Çünkü değer yargılımızın değeri parayla pulla yazılıp çizilmez.

ATATÜRK’ÜN KENDİ SÖZLERİYLE

DEVRİMCİLİK (İNKILÂPÇILIĞA) BAKIŞI

“Uçurum kenarında yıkık bir ülke… Birçok düşmanla kanlı boğuşmalar… Yıllarca

süren savaş… Ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni

devlet ve bunları başarmak için aralıksız (İnkılâplar) devrimler… İşte Türk gelen devrimi

(İnkılâpçılığın) bir kısa ifadesi.

Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti

halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaşmaktır.

Biz büyük bir inkılâp yaptık Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Birçok

eski müesseseleri yıktık.

Mutlu inkılâbımızın aleyhinde fikir ve his taşıyanları aydınlatmak ve doğru yolu

göstermek, aydınlara düşen milli vazifelerin en önemlisi ve birincisidir.

Türkiye’de doğan inkılâp güneşi, yükselerek sıcaklığını yaydıkça, Türk Milleti’nin kalbi

büsbütün dünyanın büyük bir takdire laik eserlerine karşı sıcak bir sevgiyle dolmuş, bütün

ilerleme prensipleri tamamıyla benimsenmiştir.

Her türlü yükselme ve gelişme kabiliyeti olan milletimizin sosyal ve fikir inkılâp

adımlarını kısaltmak isteyen engeller mutlaka ortadan kaldırılmalıdır.

Gerçek inkılâpçılar onlardır ki, yükselme ve yenilenme inkılâbına yöneltmek istedikleri

insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilimi nüfuz etmesini bilirler.

Bizim inkılâbımız, Meşrutiyet inkılabı ve ondan önce yapılan inkılâplar gibi olsaydı

kimse önem vermezdi. Efendiler biz gerçek bir inkılâp yaptık ve inkılâbımıza da devam

ediyoruz. Biliyorsunuz ki memleketin birçok yerleri bilerek veya bilmeyerek isyan etti.

Asilere hadlerini bildirmeye mecbur olduk. İnancımızda kararlı, başarıda ümitli

olduğumuzdan dolayı üstünlük bizimdir. İşi oluruna bırakanlar esaslı inkılâp yapamazlar.

Memleket kalkınmış, millet zengin olduğu zaman herkes memnun ve sevinçli olur efendim.

Dünyada gerçekçi olmayan bir şey yaptığımız zaman hiçbir şey yapmıyoruz demektir.

Bu memleketi şu yöne sevk ederken bir şey yaptığımızı ifade etmeliyiz. Bir de daima geçerli

ve söz konusu olan çoğunluktur. Bu milletin çoğunluğu bizimle beraberse, parti deyiniz, ne

derseniz deyiniz! Yürümek mümkündür. Çoğunluk beraber değilse, grup deyiniz, heyet

deyiniz, buna dayanarak inkılâpta başarı mümkün olmaz… O zaman inkılâbın yerleştirilmesi

için tarihin gösterdiği vasıtaya müracaat edeceğiz… İnkılâbın kanunu var olan kanunların

üstündedir. Bizi öldürmedikçe ve bizim kafamızdaki fikir akımını boğmadıkça, başladığımız

ileriye dönük inkılâp bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki devirlerde de hep böyle

olacaktır.

Her yeni inkılâba karşı bir tepki olacaktır. Bu olmayacak bir şey değildir. Bunu

beklemek lazımdır. Mutlaka, çok yakında olacak bir şeydir. Herhangi bir şekil veya yönde

olabilir. Kamuoyunu onların yalan yanlış saptırmalarına kaptırmamak, aydınlatmak lazımdır.